Home

Café Morgenland’la söyleşi

Café Morgenland[1] ne zaman ortaya çıktı ve ortaya çıkış sebebi neydi?

İki Alman devletinin vuslatının hemen ardından, yeniden birleşmiş Almanya birdenbire, göçmenlere, mültecilere ve sığınma talebiyle Almanya'da bulunan insanlara yönelik şiddetli pogromlara sahne olmaya başladı.  Alman olmayanlara karşı volksfest[2] tarzında organize edilmiş pogrom ve kundakçılık eylemleri vuku bulmaya başladı.

Hemen bunların ilk örneklerinden birini hatırlatarak somutlaşalım: Rostock-Lichtenhagen'de Lichtenhagen semtinin sakinleri ("cermen ırkı"nın yaklaşık 3000 temsilcisi) iki hafta boyunca her gün düzenli olarak, Romanya'dan gelen Romanlar'ın kaldığı bir mülteci yurdunun önünde, yurtta kalanları linç etmek ya da hiç olmazsa topluca yakmak amacıyla toplanmıştı. Yurt sakinlerinin can güvenliğinin sağlanmasının olanaksızlaşması üzerine, bunlar polis tarafından Lichtenhagen'dan çıkarılıp Goldberg'e nakledildiler (ki orada da çok geçmeden benzer bir şekilde yeni gelenlere karşı 'halkın direniş eylemleri' vuku bulmaya başladı).

Çingenelerin başka bir yere nakledilmesi, Lichtenhagen'deki kıyacı güruhun kısa bir müddet için de olsa küçük çapta bir buhrana girmesine neden olmuştu: öldürme arzusu uyarılmış bu güruh birdenbire avsız kalıvermişti.  Fakat hemen bir çare bulundu ve mutat pogrom şenliğinin bekası sağlandı.  Bu kez hedef, Demokratik Almanya Cumhuriyeti tarafından sözleşmeli olarak getirtilmiş ve o zamandan beri yakındaki bir konaklama yerinde ikamet eden Vietnamlı işçilerdi.  Lichtenhagen sakinleri ikametgâhın içindekileri topluca yakmak ülkü ve gayesiyle kundaklama eylemleri düzenlediler, binayı ateşe vermeye çalıştılar, ki bu kamusal etkinlikler sırasında güvenlik güçleri edepli bir mesafeden olanı biteni müşahede etmekle kifayet edip müdahale etmeme hassasiyetini göstermekteydiler.  Talihin yardımıyla ve mucizevî bir şekilde Vietnamlı aileler yanan binadan kaçıp kurtulmayı becerdiler.

İkinci bir örnek şu: Bir babalar günü şenliğinin ardından, Mannheim'lı Alman erkekler Schönau'daki mülteci yurduna saldırmaya karar vermişlerdi.  Yüzlerce aile babası ve de aile annesi çoluk çocuk beraberce, bir hafta boyunca yurdun önünde toplanıp, molotof kokteyl yapıp yurdu ateşe verip yakmaya uğraştılar.  Polis olaydaki rolünü binanın korunması ile sınırladı.  Bu tipik Alman iştigaline ancak bizim müdahalemizle son verilebildi

Şimdi şu sahneleri muhayyilenizde canlandırın: Bir aile babası işten eve geliyor, karısı ve çocuklarıyla beraberce akşam yemeğini yiyor, her akşam olduğu gibi saat sekizde televizyonda ana haber bültenini seyrediyor ve ardından yani tam saat 8:15'te eşofmanlarını giyiyor, karısı ve çocuklarıyla birlikte mülteci yurdunun önüne gidiyor, orada çoluğu çocuğu ailesiyle birlikte molotof kokteyl ve benzeri şeyler yapıyor, bunları ateşleyip sığınmacıların ikamet ettiği binaya fırlatıyor.  Bir hafta boyunca her Allah'ın akşamı yineleniyor bu durum.  Bu insanlar gayretlerinin muhtemel neticesinin bilincindeler ve zaten özverili çabalarının itici gücünü teşkil eden de bu bilinç: eğer şans yaver gider de gayretleri sonuçsuz kalmazsa, bina içindeki tüm mobilyası ve sair envanteriyle yanıp yer ile yeksan olacak ve geriye yalnızca kömürleşmiş cesetler kalacak.

Üçüncü örnek: Babenhausen kasabasında eskiden çok sayıda Yahudî yaşardı. Tek bir aile dışında bu insanların tümü Almanlar tarafından Auschwitz'e nakledilip katledildiler.  Tek bir aile, ve bu aileden de netice olarak Merin adlı tek bir birey kalmıştı geriye.  Dünyaca ünlü 'Made in Germany' mükemmeliyetçiliğinden de bilindiği üzre, bu kabul edilir, katlanılır bir durum değildi.  Tavizsiz Alman esaslılığı / titizliği demek, işin % 100 yapılması demekti.  Babenhausen sakinleri, bu onur kırıcı durumun düzeltilmesi, yani Merin'in kasabalarından defolup gitmesi yolundaki arzularını alenen beyan ettiler: "Yahudilerin bizim buralarda herhangi bir işi olamaz!" (Alman devlet televizyonunun ikinci kanalının (ZDF) Babenhausen sakinleriyle yaptığı röportajdan).  Fakat Merin buna rağmen gitmemekte ayak direyince, kasaba ahalisi mecburen daha sert tedbirlere başvurulmak zorunda kaldı ve Merin'in evini yaktı. Sonuç olarak, Merin hayatta kalabilmek için ABD'ye göçmekten başka bir çıkar yol göremedi.

Yaklaşık 100.000 vakadan üç tanesini örnek olarak zikrettik.  Bunda amaç, neredeyse indifa denebilecek şiddetteki bu gelişmenin, bir cevabı, bir tepkiyi kaçınılmaz kıldığı noktasını vurgulamaktı.

Solun, özellikle de volk'undan asla ayrılamayan, ayrılmak istemeyen Alman solunun, bu olaylar üzerine kapitalizm, emperyalizm ve sair –izmler zemininde geliştirdiği, 'meselenin köklerini / sebeplerini araştırma' faaliyetlerinin sadece vülger-marksist[3] zırvalık olmakla kalmayıp, aynı zamanda bu edimleri meşrulaştırma doğrultusunda bir etkisi vardı.  İşte böyle bir zaman ve ortamda birkaç kişi Café Morgenland'da biraraya geldi; amaç a) işbu Alman etkinliklerine karşı bir şeyler yapmak, b) Alman soluna, hem o zamanlar hem de şimdi neyse o olarak cephe almak, yani ırkçı ve Yahudi aleyhtarı olması sıfatıyla.

Artık bu aşırı öldürme/imha tutkusu (ve bu tutkunun tımarı v.s. ile ilgili periferik sanayi) Almanların Avrupa ve tüm dünyaya ithal ettikleri en önemli ürünlerden biri haline geldi.  Almanlara ve eserlerine karşı Avrupa ülkelerinin çoğunda gösterilen hayranlık ve sevginin haddi hesabı yok.  Bu ülkelerin  Almanlardan öğrendiklerinin arasında neler yok ki: 'insan hakları', 'demokrasi', 'anarşizm', 'sosyalizm', 'anti-küreselleşme', çağdaş Yahudi aleyhtarlığı (bu elbette Yahudileri değil, yalnızca İsrail'i hedef alan bir aleyhtarlık), 'vergi sistemi', 'montaj hattı üretimi', 'okul sistemi', 'atık tasnifi', 'halk sağlığı' v.s.  Neredeyse, bu cermen vasıflarının temel insanî ihtiyaçları tatmin ettiğini düşündürten bir manzara çıkıyor ortaya.

Alman etkinlikleri' dediğiniz şeyin bir izahı var mı?  Hakikatte, Avrupa'nın her tarafında benzer olayların vuku bulduğunu söylemek daha doğru olmaz mı?

Bu türden bir izahın, krematoryumlarda ve Auschwitz'in gaz odalarında aranması lazım.  Fakat bunu yaparken de, bu aramanın sadece bir arama olarak kalacağının ‘izah’ olarak kullanılabilecek bir sonuç vermeyeceğinin bilinciyle  girişmek gerekiyor bu işe.  Zira ‘izah’, bir önermenin, bir olgunun ya da bir olgular kompleksinin, geçerli olduklarından yola çıkılmış başka önermelere, yasalara, kuramlara irca edilmesidir.  Hal böyleyken, tekil yani eski deyimle nevinde yekta olan bir görüngüye ilişkin kuramsal bir izaha yeltenecek halimiz yok elbette.

Auschwitz’den günümüze kadarki kontinuuma ve özelde yeniden birleşmeden sonraki ani şahlanmaya ilişkin ise, genelleme, kuramsallaştırma amacı gütmeksizin, yalnızca bir izlenimin dışavurumu olarak şunları söyleyebiliriz: Görünen o ki, Shoah[4] gibi eşi benzeri olmayan bir eser vücuda getirmeyi beceren bu toplum, kuşaktan kuşağa – ilave öldürme arzusu v.s. ile – zenginleştirilerek aktarılan tarihî bir bilinç ve eşsiz tekil bir tecrübe geliştirmiş gibi; ve bu tarihî bilinç ihtiyaç halinde her an tekrar aktive edilebilir bir nitelik arzediyor sanki.  İşte, birleşmeden sonra, 100.000'den fazla sayıda ırkçı ve Yahudi aleyhtarı saldırı ve suikastın vuku bulmasını, ve 130'dan fazla sığınmacı / göçmenin öldürülmesi gerçeğinin bizlere düşündürttükleri bu istikamette.

Ama Avrupa'nın neresine bakılsa Yahudi ve Yabancı karşıtı saldırılar görmek mümkün…

İstatistikî veriler Avrupa nüfusunun % 60’ından fazlasının “İsrail karşıtı” olduğunu, biraz daha ayrıntılı ifade edersek, İsrail’in dünya barışının önündeki en büyük tehlike, yani dünyanın başındaki en büyük bela olarak gördüğünü gösteriyor.  İyimser bir tahminle, üç aşağı beş yukarı aynı oranın “yabancı düşmanlığı” ve “anti-islamizm” noktasında da ortaya çıkacağından yola çıkabiliriz.

Yani doğrudur, ne anti-semitizm ne de yabancı düşmanlığı sadece Almanlara özgü olgulardır.  İkisinin de üretildiği yer Avrupa genelinin düşünce üretim tezgâhlarıdır.  Avrupaî zihnî ürünlere dünyanın hemen her tarafında gösterilen ihtiraslı rağbet malûm, bu nedenle anti-semitizme yeryüzünün hemen her tarafında tesadüf etmek mümkün.  Fakat bu Almanya’daki anti-semitizmin yaşanma ve dışavurumunun, diğer Avrupa ülkelerindeki anti-semitizmle kıyas kabul etmez bir şekilde farklı olduğu gerçekliğiyle çelişmez.

Almanya’nın bu özel konumu ile ilgili sizce ne yapılabilir? Ne türden bir çözüm, bir çıkış öneriyorsunuz?

Almanya konusunda bizce akla gelebilecek biricik çözüm, bu yeniden birleşmiş yapının tamamen ortadan kalkmasıdır, ki bu 'halkların yakınlaşması ve kardeşliği' amacına da hizmet edecektir.  Talebimiz, Babenhausen'de yaptığımız mitingde de formüle ettiğimiz gibi, "Polonya ve Fransa arasında ortak bir sınır"dır.  Bu durumun gerçekleşmesine kadarsa, ister istemez, bu alman faaliyetlerini açığa vurmak, afişe etmekle kifayet etmek zorunda kalacağız.

Bunu, bir ara şu şekilde formüle etmiştik: "Ne daha iyi bir Almanya, ne anarşist bir Almanya, ne antikapitalist bir Almanya, ne antiemperyalist bir Almanya, ne anti-nasyonal bir Almanya, ne de anti-alman bir Almanya istiyoruz, sadece Almanya hiç olmasın istiyoruz."

Bu bağlamda başka ülkelere baktığımızda, bunların daha işin başında olduklarını görüyoruz.  “İsrail karşıtı” mitingler sayıca henüz çok az; başörtüsü yasağı mevzuatı ve uygulaması hâlâ devletin tasarrufunda, yani henüz – Almanya'da olduğu gibi – solcular tarafından üstlenilmiş değil.  "Sığınmacılar sorunu"na hâlâ devlet ve kitle iletişim araçları bakıyor.  Fakat eğer bu ülkelerde de bu tür "sorun"ları güruh kendi eline alıp doğrudan halletmeye yeltenecek olursa, elbette oraların solcuları da vakit geçirmeden bu 'halk kitleleri'nin önderliğini üstlenmek isteyeceklerdir.

Böyle bir durumun tezahürü halinde, bu solcuların neler anlatacaklarını, ne teraneler dile getireceklerini şimdiden söyleyebiliriz, ki bu bizim kâhin olduğumuzdan değil, sadece bu solcuların başka – gibi görünen – konularla ilgili şimdiki görüş ve tavırlarını tanıyor olmamızdan.

Oysa hal şu ki, günümüzde sol, ancak güruha, kitleye yani "kendi halkı"na "kendi ulusu"na karşı pozisyon almayı, yığınsal hareketlere ve aydınlanma zihniyetine veda etmeyi becerirse, yani kendini marjinalize edebilirse, bu öldürme / imha etme tutkusuna karşı bağışıklık kazanma şansına sahip olabilir.  Bu önkoşulların realize edilmesi durumunda bile netice bir şans olmaktan öteye gitmez.  Bu türden bir şansın arzulanıp arzulanmadığı, değerlendirilip değerlendirilmeyeceği ise ayrı bir mevzu.

Anlaşıldığı kadarıyla, Türkiye’yi de “henüz işin başında” dediğiniz ülkeler arasında görüyorsunuz…

Türkiye, malûm olduğu üzere bu noktada Osmanlı geleneğinin varisi olmuş, yani anti-semitizmin olmadığı, hatta Avrupa anti-semitizminin kurbanlarına felâh ve selâmet mahalli olmuş bir coğrafyadır.  Anti-semitizmin Türkiye’de ortaya çıkışı oldukça yeni bir olgudur, ve başlangıcı itibarıyla Türkiye’nin düşünce piyasasına sol bir artefakt olarak duhul etmiştir, ki sol hareketin görece kısa tarihi içerisinde de çok sonraları uç vermiş ve ancak günümüze doğru az çok muhkem bir yere sahip olmaya başlamıştır.  Türkiye’deki sol spektrumun tümü tarafından el ve fikir birliğiyle lanse edilen bu eğilim, nüansları gözardı edersek, son toplamda, anti-semitizmin varlığı ve yayılmasının temel sorumlusu / suçlusunun Yahudilerin kendileri olduğu hikmetinin beyanı ya da imâsı ekseninde kristalize oluyor.

Bu, biraz daha somut olarak ifade edersek, vülger sol söylemlerde İsrail’in siyonist, ırkçı, işgalci, gayri meşru – yani olmaması gereken – bir devlet olduğu, bu siyonist devletin Filistin halkını nazilerden devralınan uygulamalara maruz kıldığı v.s. türünden motifler üzre inşa ediliyor.  Bu yapılırken de, muhtemel yanlış anlamalara önlem olarak, gayri meşru ilan edilenin Yahudi dinine inananlar olmadığı v.s. hassasiyetle vurgulanıyor.  Rafine solda ise aynı düşünsel muhteva daha usturuplu ve fakat çok daha dolaysız bir şekilde ifadesini buluyor: Birikim dergisinin 186. sayısının ağırlıklı olarak vakfedildiği konunun genel başlığı "Madalyonun İki Yüzü: Anti-Semitizm ve Siyonizm"di.  Bu özel dosyadaki makalelerden birkaçının başlıklarıysa şöyle: "Siyonizmin İkizi veya Karşıtı", "Bir Irkçılık Madalyonunun İki Yüzü: Siyonizm ve Anti-Semitizm", "Politik Doğruluk Hakikate Karşı", "Yahudi Düşmanlığı ve İslam-Arap Düşmanlığı", "Öteki İsrail: Barış Yanlıları", ""Kahrolsun Şaron'un Uşakları": Bir Tanıklık". 

Şimdi yetmişli yıllardan beri Türkiye’de rafine solun temsilcisi olagelmiş bu dergide formüle edilen düşünce ve pozisyonlara ilişkin, Türkiye’deki rafine İslamî düşüncenin önde gelen temsilcilerinden birinin yorumlarını belli pasajları alıntılayarak aktarmakla yetinelim:

Birikim dergisi de son sayısını bir dosya şeklinde bu konuya ayırmış. Derginin Ekim sayısı “madalyonun iki yüzü anti-semitizm ve siyonizm” başlıklı bir kapakla okuyucuya sunulmuş. Dergide anti-semitizm ve Siyonizm konularının çeşitli açılardan ele alındığı yazılara yer verilmiş. Pek çok yazıda bugünkü haliyle anti-semitizm olgusunun Siyonist hareketin ve onun eseri ve taşıyıcısı olan İsrail’in eylem ve konumuyla birebir irtibatlı olduğunun net biçimde altı çizilmiş. Bilhassa Murat Paker’in ve Ümit Kıvanç’ın yazıları, Moshe Zuckermann ve Joel Kovel’den yapılan çeviriler çok net biçimde ‘anti-semitizm tehlikesi’ne karşı geliştirilen aşırı duyarlılığın Siyonist hareketin işlediği suçlara kılıf işlevi gördüğünü ortaya koyuyor. (Rıdvan Kaya, “Anti-Semitizm Hassasiyeti ve Siyonist Yüzsüzlük”, 7 Aralık 2004,  Haksöz Dergisi 164.Sayı)

Yazar, Holokost’un Siyonistlerce “bir istismar aracına dönüştürüldüğü” ve “kurbanların canilere dönüştüğü” gerçeğinin dile getirilmesi eğilimlerinin sindirilmesinde susturulmasında kullanıldığı ve buna tahammülün artık imkânsız olduğu noktasında da rafine solla (en azından belli bir kesimiyle) örtüştüklerine aşağıdaki alıntıyla işaret ediyor:

”…İzninizle, Nazilerin Yahudilere karşı işlediği suçların insanlık ailesinin fertleri olarak hepimizin üzerine yüklediği yüklerden artık kurtulmak istediğimi belirtiyorum… Bir zamanlar adı Yugoslavya olan devlet Saraybosna’da katliam yaptığında “Sıplar Saraybosna’yı bombalamış” diyebilirdik. Ama “Yahudiler Refah’ta insanları telef etti” gibi bir cümleyi kolay kolay sarf edebilir misiniz? O özne bir anda, Refah’tan da insanlardan da telef etmeden de daha önemli hale geliverir. E, şu an için elimizde, İsrail devleti ve onu destekleyenleri bu işte hiç suçu olmayan Yahudilerden ayırt etmeye yarayacak, mesela Naziler falan gibi bir kavram da yok… (Kaldı ki bunun yerine “Almanlar” derken de kimsenin rahatsızlık duyduğuna tanık olmadım)…” (Ümit Kıvanç, “Politik doğruluk hakikate karşı”, Birikim, Ekim 2004)

Aynı temel düşünsel motife Türkiye solunun ya da Türkiye kökenli solun hemen her kesiminde tesadüf etmek mümkün.  Konuya had derecede vakıf olduğunu bildiğimiz ve hassasiyet ve titizlikleriyle tanıdığımız yazarların metinlerinde bile uç verebiliyor bu motif.  Örneğin, Demir Küçükaydın bir incelemesinde, Marksizm’in ‘ulus’ ve ‘ulusçuluk’ görüngülerini temelde yanlış kavradığını ve bu nedenle de neticece ulusçuluğa karşı çaresiz kaldığını formüle ederken, şöyle bir şey deyiveriyor:

“Yani Marksizm, hem de bizzat çoğu da devrimci demokrasiyi savunan Yahudi önder ve teorisyenleri eliyle, gerici ulusçuluk karşısında silahsız kaldıkça, hem Yahudileri baskı altına alan gerici ulusçuluk hem de aynı eğilimin Yahudiler içindeki özgül biçimi olan Siyonizm giderek yükseldi. Sonunda Yahudiler kurbanı oldukları gerici ulusçuluğa dayanan bir devlet kurarak, kendilerine yapılanları Filistinliler’e aynen yapmaya başladılar.”(Demir Küçükaydın, Tarihsel Maddeci (Marksist) Din, Ulus Ve Üstyapılar Teorisine Giriş)

Neyse, haldeki konumuz ne Türkiye ne de Türkiye solu.  Zaten anti-semitizm ya da Alman tipi ‘volk’etkinlikleri disiplinlerinde ne Türkiye’nin ne de Türkiye solunun en ufak bir iddiası olabilir.  Bu, baştan beri katıksız Avrupa’lı olagelmiş disiplinlerde, bundan böyle de Avrupa ülkelerinin ezici üstünlüğünün süreceğinden emin olabiliriz.  Avrupa bir lağım çukuru ve tam ortasında ise Almanya iğrenç kokularını yaymakla meşgul.  İşbu Avrupa'ya Türkiye toplumunun entegre olması / edilmesi çaba ve arzuları nezdinde, yalnızca "Allah muhabbetinizi artırsın!" demek geliyor aklımıza.

Bu türden beyanlarınız sizin tüm insanlığa karşı olduğunuz izlenimini uyandırıyor.

Bu sadece bir izlenim olarak yansıyorsa dışarıya, meramımızı henüz tam olarak ifade edemiyoruz demektir.

Şimdi, örneğin Endonezya’da proletarya tarafından "Çinli"lerin kapitalist olduğu saikıyla bu insanların yaşadıkları semtler ateşe veriliyor, örneğin Amsterdam'da "Faslı"lar yeni millî düşman ilan ediliyor, ya da 3,100 Taliban ya da öyle olduğu varsayılan tutsak konteynerlerde katlediliyor da, kimse bir kelimecik bile sarfetmiyorsa; eğer sol-liberal hayır- ve insansever insanlar muhabbeti ticaretle optimal bir şekilde kombine eden bir dizi mega-konserin üretilip pazarlanmasına Afrika'daki açları vesile ediyorlarsa, bizim onlara karşı olmayıp, onlardan biri olmayı ‘kader’ deyip sineye çekmemiz had derecede gudubet bir durum olurdu.

Burası bizim ‘insan’a ilişkin görüşlerimizi ayrıntılarıyla dile getirebileceği bir çerçeve değil  fakat şu kadarını söyleyelim ki, bizce ‘insan’, ‘insanî’ sözlerinin apriori pozitif yüklenmiş olmasını meşru, anlaşılır kılıcı en ufak bir veri yok.  Ama tam aksini düşündürtücü verilerinse haddi hesabı yok.  ‘İnsan’ın iyiliği kötülüğü noktasında zikretmek ilginç olacaktır, ki ‘insan’, ayırt edici anlamda insanî olanı, "gayri insanî" "insanlık dışı" v.s. gibi yüklemlerle ifade etmek huyunu haizdir. Bu alışkanlık ziyadesiyle garip addedilebilir, ancak oldukça pragmatik bir tarafı olduğunu da kabul etmek gerekir:  ‘İnsan’ı yeryüzünün diğer sakinlerinden ayırt eden faaliyet ve vasıfların ne olduğunu anlamak için, ‘insan’ın neleri 'gayri insanî' ilan ettiğine bakmak yeterli olacaktır.

Daha aslî bir noktaysa, ‘insan’ın ‘insan’lığına heteronom karar veriliyor olması gerçeğidir.  Yani, nasıl bir su sığırı kendisinin su sığırı olup olmadığına kendi başına karar verme şansına sahip değilse, ‘insan’ın da, kendisinin ‘insan’ olup olmadığına, ‘insan’dan sayılmayı isteyip istemediğine kendi başına karar verme şansı yok. Yani ‘insan’ın bu itibarla sözü geçen su sığırından hiç bir farkı yok (bu benzerlik yalnızca bu noktayla sınırlı elbette, diğer vasıfları itibarıyla, bu ikilinin arasında en ufak bir benzerlik bile imâ etmiyoruz, su sığırına haksızlık etmek istemeyiz).

Dünya piyasasına hâkim batı tipi düşünce sanayiinin – ki aydınlanma sürecinde bugünkü anlamdaki ‘insan’ın icat edilip geliştirildiği yer de bu sanayiinin nüvesini teşkil eden tezgâhlardı – günümüzde geçerli sayısız ‘insan’ tanımının ortak paydası, insanın biyolojik vasıfları ekseninde tanımlanamayacağı doğrultusundadır.  ‘İnsan’ı ‘insan’ yapanın ne olduğu sorusuna verilen cevaplar, dil, düşünce v.s. gibi ‘insan’ın zihnî nitelikleri ekseninde formüle edilirler.  Batı tipi çağdaş bilgi üretim sanayiinin en temel, en oturmuş modlarından biri olan marksizm de insanın ne olduğuna dair derin ve âlimane beyanlarda bulunmayı şiddetle seviyor olması itibarıyla dikkati celbeder.  Marksist klasiklerde insan tanımından geçilmez, 'insan şudur', 'insan budur' türünden cümlelerin haddi hesabı yoktur.  Fakat bu hercümerç boyunca da ‘insan’ın her şeyden evvel zihin olduğu’ önermesi dokunulmazlığını muhafaza eder."

Şimdi eğer ‘insan’ zihnî varoluşuyla ‘insan’ oluyorsa; ‘insan’ı ‘insan’ yapan, yediği içtiği, kaşının karası, gözünün elası, DNA kodu, uzuvlarının sayısı, biçimi v.s. değil de zihnî tutumuysa, ne düşündüğü, ne düşünmediğiyse, o zaman bizim[5] ‘insan’ olmamızın imkânı yok demektir, o zaman bizimle ‘insan’ arasında türsel farklılık var demektir.  Çünkü, hemen hemen her konudaki düşünce ve yaklaşımlarımız ‘insan’ların nerdeyse tümünün düşünce ve yaklaşımlarıyla bağdaştırılamayacak bir farklılık arzediyor.  ‘İnsan’ların hemen hemen tümü için inanılmaz derecede önemli, hayat memat meselesi olan mefhumlar, bizim için kesinlikle reddedilmesi gereken, tahammülü olanaksız şeyler olmakta.  ‘İnsan’ların ‘vatan’ sevgisi, şu ya da bu ‘millet’ v.s.’nin ferdi olduğu kanaati, bayrak ve bayrak benzeri taciz ve suiistimal edilmiş mensucata olan duygusal ve sair bağ, ‘millî ya da milsiz marş’, ‘soy / sop / şecere’, ‘cins’, ‘kültür’, ‘millî ya da milsiz identite / kimlik’, ‘bizim kültürümüz’ ‘bizim dilimiz’ türünden mutat muhabbet, v.s. gibi ‘insan’î vasıflarını biz sadece toplu katliam cihazları olarak görüyoruz ve rızamız olmadan, hayatlarını bu cihazları kullanarak örgütleyip sürdürenlerle hemcins ilân edilmeyi zulüm olarak yaşıyoruz.

Pekâlâ, sizin dilinizi kullanarak sorarsak, sizin "güruh"un "şikâr"ı, "av"ı olarak adlandırdığınız kurbanlarla ilgili yaklaşımınız tavrınız nedir?

Bizim ‘insan’ın öldürme faaliyetinin kurbanlarıyla ilgili tutumumuz haliyle insanlara ilişkin genel tutumumuzdan radikal bir farklılık gösterir.  Esas itibarıyla yaptığımız şey güruhla güruhun şikârı duruşumunda elimizden geldiği kadar şikârın yanında olmaya çalışmaktan öteye gitmez.  Bizim açımızdan, güruhun saldırısının hedefini teşkil eden insansılar – ‘insan’ demek zorunda kalmamak için bu kavramı kullanıyoruz, ki kendimizi de insansılardan sayıyoruz – bizim kullandığımız ‘insan’ kavramının kapsamına dâhil edilemezler; ki zaten ‘insan’lar da doğrudan ya da dolaylı bir şekilde, kurbanlarının ‘insan’ olmadığını beyan ya da ima ederler.  ‘İnsan’ın ‘insan’î faaliyetlerinin kurbanlarına ilişkin hangi niyet veya amaçla olursa olsun fikir beyanında bulunmanın mümkün olmadığı kanaatindeyiz; bunun iki önemli sebebi var: birincisi, bu insansıların içinde bulundukları o tasviri olanaksız konum rasyonel uslamlama ya da spekülasyonu kategorik olarak dışlar; ikincisi ise, saldırgan güruhla avı duruşumunda, bizce koşulsuz bir şekilde saldırgana karşı cephe alma yükümlülüğü vardır.  Yani yapılabilecek tek doğru şey, nerede olursa olsun, ‘insan’ın imha faaliyetinin kurbanlarının yanında yer almaya, imhanın, durmasını sağlamaya çalışmaktır.  Şikâra ilişkin herhangi türden bir yaklaşım, bir fikir üretim ve beyanında bulunmak isteniyorsa, önce onun öldürülmesi sürecinin durdurulmasını, yani ‘şikar’lık konumundan kurtarılmasını, sağlamak zarureti vardır.

 

Cafe Morgenland   

30 Kasım 2005 Çarşamba


[1] 'Café Morgenland' terkibini Türkçe'ye çevirmenin pek de gerekli olmadığı kanaatindeyiz, ama Almanca'nın 'Morgenland' kelimesinin sözlük anlamının 'sabah diyarı' olduğu, yanî Türkçe'deki 'doğu' kelimesine tekabül ettiği kadarını söylemiş olalım.

[2] 'Volksfest' kelimesini 'halk şenliği', 'milli festival', 'umumi eğlence', 'kermes', 'panayır' vs. şeklinde Türkçe'ye çevirmenin vahim bir hata olacağı ve, diğer dillerde de Almanca orijinalinin kullanılması gerektiği düşüncesindeyiz.  Bunun tarihsel, toplumsal, etimolojik sebeplerine dair etraflı bir sohbet ziyadesiyle ilginç olurdu, fakat haldeki çerçeve buna müsaade etmeyeceği için, burada sadece bir noktaya kısaca işaret edelim: 'Volksfest' kelimesinin terkibindeki 'volk' sözünün etimolojik zeminin merkezinde 'yığın, insan sürüsü, savaş için toplanmış insan sürüsü' anlamları yatmaktadır, ki bu anlamlar kelimenin yan anlamları olarak hâlâ mevcudiyetlerini muhafaza etmektedirler; buna karşılık Türkçe'nin Arapça'dan üstlendiği 'halk' sözünün 'yaratmak' kökünden geldiğini aklımıza getirelim. (Ayrıca meraklısına not olarak işaret edelim, ki 1933-1945 Almanyası'nın büyük kıyım sanayii düşünsel olarak neredeyse tümüyle bu kelime ve türevleri üzerine bina edilmişti: bk. Volksgenosse, Volksgesundheit, Volkskörper, völkische Weltanschauung, Volkstum, Volksverderber, Volksschädling, Volksgemeinschaft, Volksdeutsche, Volksführer, Volkskanzler, v.s. v.s.). 

[3] Bu bağlamda 'vülger-marksizm' terkibini kullanmamız, "'rafine marksizm' zırvalık yapmaz" türünden bir şeyler ima ediyoruz şeklinde anlaşılmasın.  İma ettiğimiz şey, vülger-marksist zırvalıkla rafine marksist zırvalık arasında bir türden bir fark olduğu / olacağı ihtimalidir.

[4] Yahudilerin Almanlar tarafından toplu olarak katledilmesi.

[5] Epeydir ‚biz’ deyip duruyoruz, bu ‘biz’le kastettiğimiz, Café Morgenland’ı oluşturan bir kaç kişi ile, ilave bir kaç sivilize olmamış, gayri insanî yerküre sakininden başka bir şey değil.

Home zum Seitenanfang