Café Morgenland
 
  german el

"Gezi-Parkı Direnişi" Vesilesiyle Türkiye
Baharlar ve Kışlar

(06.07.2013 tarihinde Radyo FSK'da Almanca olarak yayınlandı. Dinle /İndir)

Bir aydan uzun bir süredir Türkiye’de – genellikle “Gezi Parkı Direnişi” adıyla anılan – kitlesel ayaklanmalar vuku buluyor. ‘Kitlesel ayaklanma’ tabiri bu bağlamda mâkul ve isabetli görünüyor, çünkü 28 mayısta patlak veren eylem dalgası hem kitlesellik hem de ayaklanma niteliklerini haiz. (İktidarın emniyet aygıtının verdiği bilgilere göre şimdiye kadar 5 milyonun üzerinde katılım gerçekleşti. Öte yandan eylemlerin şimdiye kadarki ortak paydası ve eylemcilerin ortak motifleri hükümet karşıtlığı olmakta ki bu hükümet karşıtlığı sadece barışçıl değil aynı zamanda aktif fizikî mukavemet, arbede tarzında da tezahür etmekte.)

Göründüğü kadarıyla sadece bu iki nitelik, Batı’daki istisnasız bütün toplumsal katmanlar, siyasî yapılanmalar ve ideolojik cephelerde ‘Gezi Parkı Direnişi’ lehine güçlü bir dayanışma ve hayranlık dalgası yaratmaya yetti. Ayaklanmanın resimleri, röportajları, tahlilleri vs. Bild’den Guardian’a, Spiegel’den Junge Welt ve Jungle World’a kadar bütün gazete ve dergilerde tekrar tekrar boy göstermekte.

Düne kadar Mölln Cinayetlerinin anma töreniyle ilgili salâhiyet tayinini bile şikâyet konusu yapan Türk düşmanları, şimdi Türklüğe methiye düzüyorlar. Tescilli İslâm düşmanları inanç özgürlüğü ve sair özgürlüklerin nikabıyla kamufle ediyorlar yüzlerini. Anti-nasyonalistler – Atatürk’lü ya da Atatarürk’süz – bir Türk bayrağı edinmek için sıraya girmiş durumdalar.

Angela Merkel ve Claudia Roth (Batı’daki sayısız Türkiye ve Ortadoğu uzmanını ve öfkeli demokrasi havarisini temsilen) Türkiyelilere ‘despot’un ne olduğunu, polisin kitlesel eylemlerde nasıl davranması gerektiğini, gerçek demokrasinin nasıl olması gerektiğini açıklamak ve öğretmek için terbiye edici işaret parmaklarını kaldırmaktalar.

Sol Alman ayaktakımı her zamanki gibi iğne deliğinden Hindistan görmekte ve devrim hayalleri kurmakta. Devrime olan mutlak sadakatleri sayesinde, devrimin bu defa ‘Türk’lerden gelmiş olması keyfiyetinin acı ve utancına sabır, metanet ve şecaatle tahammül etmekteler. Bu tahammülün gerektirdiği ruhsal ve zihinsel enerjiyi, sadece düşünsel muhtevası açısından değil aynı zamanda edebî açıdan da bir zerafet timsali teşkil eden  “boş avuca sıçmaktan yeğdir” [1] vecizesinde ifadesini bulan kadim Alman erdeminden almaktalar. Aslolan bir devrimci bahar daha! Aslolan bir kahraman isyan daha!

Gezi Parkı’yla uluslararası dayanışma meselesine de geçerken bir değinelim bari: Yunanistan’da radikal solcular ve anarşistler “İstanbul” kelimesi yerine şehrin eski adını kullanarak “Konstantinopolis’le dayanışma” çağrısı yapmakta ve bu revanşist nitelemeyle, “Boğaz’ın İncisi”ne yönelik 500 küsur yıllık hak iddialarının güncellik ve geçerliliğinden hiç bir şey kaybetmediğine işaret etmekteler.

Gelin biz bu ‘bahar muhabbeti’ni bir yana bırakıp, Türkiye’deki, her ne halse çabucak unutuluveren sayısız kıştan bahsedelim. Gezi Parkı’ndan, İstanbul’dan değil tamamen farklı şehirlerden ve yerleşim bölgelerinden, tamamen farklı olaylardan bahsedelim. Başlangıcı Cumhuriyet’in kuruluşunun çok öncesine, en azından Osmanlı’da Batılılaşma idealinin öncülerinin ilk iktidarı dönemine kadar varan ve güncel aşaması fasılasız otuz yılı aşkın bir süredir devam eden olaylardan bahsedelim.

Çiftlik hayvanlarının, insanların, meyve ağaçlarının, kanatlı kümes hayvanlarının, dağların, bostanların, yabanıl hayvanların, ormanların, yapıların, ırmakların, çocukların, çayların, evlerin, yabanî kuşların, kadınların, tepelerin vs. tek tek ya da çeşitli büyüklükteki öbekler halinde boğazlandığı, katledildiği, bombalandığı, yakılıp kül edildiği, kötürüm edildiği, ayaklar altında çiğnendiği, havasız bırakılarak öldürüldüğü, paramparça edildiği, sakat bırakıldığı, bıçaklandığı, kökünün kurutulduğu, kırılıp döküldüğü, söylenmez işkencelere tabi tutulduğu, aşağılandığı, itibarsızlaştırıldığı, imha edildiği, taciz edildiği, un ufak edildiği, yıkıldığı, kırılıp döküldüğü, pestilinin çıkarıldığı, tecavüze uğradığı, dilim dilim doğrandığı, kurşuna dizildiği, gırtlaklandığı vs. Koçgiri, Ağrı, Van, Zilan, Dersim, Diyarbakir, Maraş, Şırnak, Cizre, Batman, Roboski, Halepçe, Kamışlı, Adaklı, Adilcevaz, Afşin, Ağın, Ağrı, Ahlat, Akçadağ, Alacakaya, Andırın, Arapgir, Arıcak, Aşkale, Aydınlar, Bahçesaray, Başkale, Baykan, Besni, Beşiri, Beytüşşebap, Birecik, Bismil, Bozova, Bulanık, Ceylanpınar, Cizre, Çağlayancerit, Çaldıran, Çatak, Çayırlı, Çelikhan, Çemişgezek, Çermik, Çıldır, Çınar, Çukurca, Çüngüş, Dargeçit, Derik, Dicle, Digor, Diyadin, Doğanşehir, Doğubeyazıt, Edremit, Eğil, Ekinözü, Elazığ, Eleşkirt, Erciş, Ergani, Eruh, Erzurum, Genç, Gercüş, Gerger, Gevaş, Gölbaşı, Göle, Güçlükonak, Güroymak, Gürpınar, Gürün, Hakkâri, Halfeti, Hamur, Hanak, Hani, Hasankeyf, Hasköy, Hazro, Hekimhan, Hınıs, Hilvan, Hizan, Hozat, İdil, İmranlı, Kahta, Kale, Kangal, Karaçoban, Karakoçan, Karayazı, Karlıova, Kemah, Kemaliye, Kızıltepe, Kiğı, Kilis, Kocaköy, Korkut, Kovancılar, Kozluk, Kulp, Kuluncak, Kurtalan, Lice, Maden, Malazgirt, Mazgirt, Mazıdağı, Midyat, Muradiye, Mutki, Nazımiye, Nazımiye, Nizip, Nusaybin, Oltu, Ovacık, Ömerli, Palu, Pasinler, Pazarcık, Pertek, Pervari, Pülümür, Pütürge, Refahiye, Samsat, Saray, Sarıkamış, Sason, Savur, Silopi, Silvan, Siverek, Sivrice, Solhan, Suruç, Susuz, Şemdinli, Şenkaya, Şirvan, Taşlıçay, Tatvan, Tekman, Tutak, Tuzluca, Türkoğlu, Uludere, Üzümlü, Varto, Viranşehir, Yavuzeli, Yayladere, Yedisu, Yenişehir, Yeşilli, Yeşilyurt, Yüksekova, Zara [2] ve sayısız başka Kürt şehir ve yerleşim bölgelerinden bahsedelim.

Bu noktada kendini dayatan basit ve banal soru şu: Girişte sözü edilen iki ölçüt, direniş, özgürleşme, kurtuluş ve aynı derecede tatlı sair sevecenliklerden dem vurmak için yeterli midir? Hangi büyüklükte olursa olsun herhangi bir azınlığın – madem mevsimlerle başladık mevsimlerle devam edelim – kaç sonzuzluktur bitmek bilmeyen öldürücü bir kışa maruz bırakıldığı bir toplumda bahardan söz etmek mümkün müdür? Yukarıda sonu olmayan bir şehir adları listesi kisvesiyle değinilen ezelî imhanın vuku bulduğu bir olay mahallinde mesela alkol yasağına karşı gösteri yapmak anlamlı mıdır, caiz midir?

Biz buna kategorik olarak ‘hayır’ diyoruz. Böyle bir şeyin kabul edilebilir olup olmadığı konusunda bir saniye düşünmek bile cürümdür, cürme aktif iştiraktir. Bizim için kabul edilebilir olan biricik ölçüt tamamen başka bir zemin ve muhtevaya sahiptir.

Çağdaş batılı sütun ve putrelleri cinayet ve katliamlar üzerinde duran, hem kuruluş ivmesini hem de meşruiyetini cinayet ve katliamlardan alan ve bekâsını cinayet ve katliamda gören genç Türkiye Cumhuriyeti’nde, her edim, her türden siyasî eylem, her türden direniş vs. imha karşıtı olduğunu meşru bir şekilde iddia edebilmek için, herşeyden önce vazıh ve alenî bir tarzda Kürtlerden yana tavır takınmak, Kürtlerin taleplerini sahiplenmek ve Ermeni katliamının inkârına karşı durmak zorundadır.

Bu biricik mutlak eşiktir. Türkiye’de siyasal / toplumsal edimleri berlirleyen sıfır noktasıdır.

Başka bir deyişle, bu eşiksel tavır ve konumlanmayı icra etmemiş olan her türden toplumsal edim – hedefi ve katılımcı sayısı ne olursa olsun her türlü eylem, direniş, hareket – bizim açımızdan yukarıda resmedilen duruşumda aynı tarafın edimidir, imhacı tarafa aittir. Dolayısıyla da, aynı tarafın, aynı bloğun alt-gruplarının kendilerinin diğerlerinden daha vatanperver olduğunu kanıtlamak, böylece ‘en iyi vatanperver şerefi’ne nail olmak için – yani kimin vatanın birliği ve bölünmezliğini, amerikan, avrupaî ve siyonist emperyalizme karşı daha iyi koruduğu konusunda – birbirleriyle yarışmalarının ifadesi olarak görülmektedir / görülecektir.

 

Café Morgenland, 03.07.2013



[1] „besser als in die hohle Hand geschissen“ şeklindeki (Türkçede „hiç yoktan iyidir“ anlamına gelen) Almanca özdeyişin doğrudan tercümesi.

[2] Bu sadece katliamların vuku bulduğu yerleşim birimlerinin kısaltılmış bir listesidir. Bombalamak ve yakmak suretiyle imha edilen köylerin mümkün olduğunca tam bir listesini buradan yayınlamaya çalışacağız..

 

 

 
Café Morgenland